Ekim ayında Bahçeli tarafından dillendirilen çağrıdan hemen sonra ve gelişmelere bağlı olarak yaptığımız değerlendirmelerde duruşumuzu, eleştirilerimizi ayrıntılı biçimde ortaya koymuştuk.
27 Şubat’ta İmralı’dan gelen “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nden sonra hem açıklamayı kısaca değerlendirmek hem de bir an önce gerçek gündeme dönmenin önemine dikkat çekmek açısından aşağıda yaptığımız değerlendirme/çağrı ihtiyaç haline gelmiştir.
Kendi kendini fesih
İmralı’dan gelen metinde, ortaya fesih/sonlandırma dışında bir şey konulmamıştır. Varılan nokta nedir? Barış mıdır veya her ne ise bu bir başarı mıdır?
Sürecin yürütülüş biçiminden yüklenen anlama kadar tartışılabilecek pek çok boyut vardır. Örneğin, “bu Kürtlerin sorunudur siz müdahil olmamalısınız” yaklaşımına katılmasak da bir an için Kürt örgütlülüğü adına söz söylenmesi bağlamında bunu kabul edelim. Peki Türk-Kürt kardeşliği denilirken ve hatta ülkenin tüm insanları için karar alınıyormuş gibi davranılırken toplumun diğer örgütlü kesimlerine soruldu mu? Aynı mantık bu bağlamda geliştirilemez mi?
Bu tabloda Kürtlerin temsilcisi PKK, “Türkler” olarak anılan diğer tüm kesimlerin temsilcisi de devlettir veya “Cumhur ittifakı”dır. Sıkça dillendirilen“Türkler ve Kürtler ittifak yaparsa Türkiye bölgenin en önemli gücü olur” tezi bir yanıyla da bunu ifade ederken diğer yanıyla bölgede emperyalizmin taşeronu saldırgan bir devlete güç katmaya olumlu anlam yüklenmiş oluyor ki bu çok daha vahim, problemli bir meseledir.
Çatışmaların sona ermesi veya “silahların susması” tanımı, diğer pek çok ifade gibi bağlamı yanlış kurulmuş bir ifadedir. Hele ki çatışma meselesini geniş bağlamda kullanırsak, bunun içerisine kayyumlar da gözaltı ve tutsaklıklar da doğaya ve emeğe saldırı da girer.
Sürecin İmralı mektubu ile geldiği aşamaya baktığımızda bugüne dek özellikle Kürt zemini adına yapılan direkt veya dolaylı açıklamaların (bir demokratik devrim programını andıran listelerin) ne denli gerçeklikten uzak, subjektif olduğunu görürüz.
Süreçten ne amaçlanmıştır?
Bir iki gün öncesine kadar adeta bütün ülke kurtuluyor ve halklar özgürlüğüne kavuşuyormuş gibi yapılan açıklamalar nereye oturmaktadır? Bir ihtimal olarak “ilk adımı biz attık varlığımızı sonlandırıyoruz, şimdi sıra sizde” denilmiş olduğunu varsayalım. Eğer bu, celladının önüne boynunu uzatıp, olumlu davranmasını beklemek değilse nedir? Bize bunu dedirtecek pek çok ideolojik-politik, küresel, bölgesel ve yerel neden vardır. Dünya, ülke ve bölge konjonktürü vardır; açık emperyalizm ve açık faşizm vardır. AKP-MHP ittifakının giderek kapsam büyüten saldırganlığı vardır. Peki Kürt hareketine bu tek taraflı tasfiye adımını attıran nedir? Bunun nedeni daha önce de çeşitli biçimlerde vurguladığımız gibi dost-düşman ayrımından ittifaklara kadar temel önemde yanlışlar barındıran paradigmadır.
Aynı paradigmanın Suriye izdüşümünde ABD, İsrail vb. ile dostluk ve müttefiklik söz konusu oluyorsa bunun Türkiye karşılığında neden olmasın?
Daha da önemlisi Türkiye halklarının sorunları, PKK-devlet çatışmasından veya Kürt sorunundan ibaret değildir. Burada Kürt sorunu elbette ki çözülmemiştir, bu şekilde çözülemez de. Bugün ABD’nin Erbil’e yapmakta olduğu (devasa konsolosluk dahil) yığınak, Irak Kürdistanı’nda da sorunun ne denli çözüldüğüne veya emperyalist çözümün nasıl bir sömürge ilişkisi doğurduğuna dair somut göstergedir.
Türkiye’deki toplam sorunların kaynağı olan iktidar, rejim, sınıfsal yapılanma, baskı ve sömürü ilişkileri olduğu gibi dururken; bu hangi çözümdür ve yeşertilen hangi umuttur? Heyetin mektup okuma ritüelinde söylendiği gibi “filiz kütükten kuvvetlidir”. Ne var ki burada umut değil umut sömürüsüne, filiz değil filiz kırılmasına varacak bir durum vardır.
“Devletle bütünleşme“den, “Demokratik uzlaşmanın temel yöntem” olmasından söz edilen, tasfiyelerin ve çözülmelerin miladı 1990’lar için olumlu atıflarda bulunarak “ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler” değerlendirmesi yapılan bir metinden umut devşirmek için, sınıfsal tüm ölçüleri ters yüz etmek gerekir.
KONGRA-GEL Eş Başkanı Remzi Kartal’ın “Bu açıklama; kadınların, işçilerin, ekoloji mücadelesi verenlerin kısacası tüm toplumsal kesimlerin demokrasi mücadelesinin başlangıcıdır. Önder Öcalan, tüm Ortadoğu’yu etkileyecek bir çıkış yapmıştır.” biçimindeki değerlendirmesi bu gerçekliği değiştirmemektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu paradigma farkıdır; duruş, ölçü ve değerlerde nitelik farkıdır. İçinde hemen hiçbir talep barındırmayan bir fesih kararından böyle sonuçlara nasıl varıldığı ise başlı başına bir tez konusudur. Ayrıca adı anılan ezilenlere (kadınlar, işçiler vb.) dair de bir yanıltma ve haksızlıktır.
Önerimizdir/çağrımızdır
Ekim ayından beri devam eden ve emekçilerin gerçek gündeminin önüne geçen bu illüzyon bir an önce aşılmalıdır. “İmralı tezleri”nin aksine, 20 yüzyıl devrimlerinden ve sosyalizm pratiklerinden öğrenerek, ittifak denilince Lenin’e, halk tanımı yaparken Mao’ya bakan, proleter devrimler çağında faşizme karşı demokrasi sorununun bir devrim meselesi olduğu bilinciyle hareket eden bir sol akla, sol duruşa ihtiyaç vardır.
Sınıflar var olduğu sürece sınıflar mücadelesi bitmez, barış olmaz. Emperyalist paylaşım ve hegemonya mücadelesi oyunun kurallarını sertleştiriyor. Dünya ilk kez bu boyutta paylaşılıyor. Kutuplara kadar tüm gezegen, emperyalist masalarda tasarlanan, faşist rejimler eşliğinde en gelişmiş silahlarla ve hiçbir hukuksal çerçeveye sığmayan yok edici, yıkıcı bir savaşa sahne oluyor. Trump’ın yemin töreninde arkasına dünyanın en zenginlerini ve seçilmiş faşistleri alarak verdiği fotoğraf, tehdit ve mesajlar, gemi azıya almış tekellerin sürece dair planlamalarının önsözüdür.
Tam da bu nedenle, 20 yüzyıl pratiğinden ve birikimlerinden öğrenerek, günü sınıf paradigmasıyla (Marksizmin ölçüleriyle) okuyarak, dostu da düşmanı da müttefiki de kardeşi de bu perspektifle tayin eden bir duruşun örgütsel ve pratik gerekleri için hiç vakit kaybetmeden adım atılmalı, sahanın boş, halkların/emekçilerin ve ezilen kimliklerin sahipsiz olmadığı gösterilmelidir.
Devrimci Hareket
28 Şubat 2025