Bir kez daha savaş kavramının küresel ekonomi politik içinde öne çıktığı, birinci başlık haline geldiği bir süreçten geçiyoruz. Lenin, kapitalizmin bir dünya sistemine dönüştüğü ve her ülkenin ekonomik zincirin bir parçası haline geldiği tespitini yaklaşık 100 yıl önce yapmıştır. Bugün bu zincir, çok daha doğrudan sonuçlar veren ve hemen her olguda açıkça gözlenebilen bir boyut kazanmıştır. Dünyada savaş ikliminin ülkede darbe ikliminin hakim olduğu bu koşullarda artık hemen hiçbir olgu söz konusu iklimden bağımsız düşünülemez.
20. yüzyılda 2 kez yaşanan emperyalist yeniden paylaşım savaşından sonra bugün 3. savaşın başlamış olması, savaşın dönemsel niteliği, enstrümanları, olası gelişmeler vb. genel anlamda savaş olgusunun özelde bugün olup bitenin sınıfsal ölçülerle kavranmasının önemini artırmıştır. Hatta bu konuda düşülecek yanılgının, zincirleme biçimde hemen her konuda yanılma ihtimalini artıracağını söylemek mümkün. Tam da bu nedenle, dünya ve ülke gündemini çeşitli sorular eşliğinde sınıfsal ölçeklerle irdeleme ihtiyacı duyduk.
Yanılgıya karşı bir sigorta; Marksizm
SORU: Deyim yerindeyse dünya hiç olmadığı denli hızlı dönüyor ve gerek dünyada gerekse ülkede olup biteni takip etmek bile güçleşiyor. Bu durumda ne yapmak gerekiyor; gelişmelere hakim olmanın, doğru değerlendirmenin ve isabetli tavır geliştirmenin yöntemi nedir? Bu konuda yanılgılara, tuzaklara karşı bir sigorta var mıdır?
YANIT: Yaklaşık 200 yıldır insanlık böyle bir sigortaya sahiptir; bu Marksizmdir. Konu bağlamında söylersek Marksizmde soyutlama, bir şeyin özünü ve iş yasalarını bulup çıkarmada, temel olanı temel olmayandan, tayin edici olanı tayin edici olmayandan ayırmada, incelemede kullanılan bir yöntemdir.
Sınıfsal bakış açısı olarak da tanımlayabileceğimiz bu yöntem, sanıldığının aksine sadece “ormana bakmak” da değildir; ormanın içindeki ağacı da görmektir. Bugün sistem, sınıfsal nitelikleri, hareket dinamikleri, işleyiş yasaları vb. ile doğru değerlendirildiğinde, parça-bütün ilişkisini kurmak, parçayı bütünle ilişkilendirmek mümkün hale gelir ve ve ne parça ne bütün kör noktada kalmamış olur.
Gündelik hayatta bir yığın şey yaşanıyor. Kayyumlar atanıyor. Mitingler, grevler yasaklanıyor. Ücretler düşürülüyor, emekçilerin yaşamı daraltılıyor. Burjuva siyasette aktörler aynılaşırken küçücük farklar bile cezalandırılıyor. Sermayenin hakimiyeti hayatın her alanında varlığını gösteriyor. Saray rejimi bu hakimiyetin önüne çıkan her engelde rolünü oynuyor. Yargı, muhalif potansiyelin etkisizleştirilmesinde bir silah gibi kullanılıyor. İşte bu yaşananların hiçbiri dünya düzeninden/denkleminden bağımsız değildir.
Böyle bir yöntem, gelişmeleri önem sıralaması içinde doğru değerlendirmek için de dost düşman ayrımında ve ittifak seçiminde isabet için de gereklidir.
Savaş, onu önceleyen siyasetin devamıdır
SORU: 3. Yeniden Paylaşım Savaşı saptaması, savaş olgusunun doğru değerlendirmesini olmazsa olmaz önemde öne çıkarıyor. Bugün Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Ukrayna’ya hemen her gelişmede kafaların karıştığı veya solda ortak bir normun yakalanamadığı görülüyor. Bu konuda ölçütümüz, yöntemsel duruşumuz ne olmalıdır; Marksistler savaş olgusunu nasıl değerlendirir?
YANIT: Prusyalı general Clausewitz‘in ünlü eseri Savaş Üzerine‘de söylediği gibi, “Savaş siyasetin başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır.” Bu duruş, her savaşın ayrı ayrı tarihsel bir incelenmesinin yapılmasını, hangi siyasetin devamı olduğunun belirlenmesini gerektirir.
Savaş, sözün bittiği, silahların konuştuğu andır. Her savaşta acı, gözyaşı vb. vardır ancak buna rağmen tarihte ilerici/haklı nitelikte pek çok savaşın varlığından söz edebiliriz. Bu, savaşı kimin başlattığından veya kimin daha güçlü olduğundan öte bir durumdur.
Tarihte çeşitli dönemlerde savaşlar devrimleri veya devrimler savaşları koşullamıştır. Savaşların nasıl değerlendirildiği, nerede nasıl durulması gerektiği, büyük önem taşıyor. Bu bağlamda, tek tek her savaşın tarihsel analizinin yapılması gerekir.
1.Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yaklaşık 3 ay sonra Lenin 1 Kasım’da “Savaş kapitalizmin kaçınılmaz sonucudur” dedi. Savaş devam ederken Sosyalizm ve Savaş, Emperyalist Ekonomizm ve Emperyalizm kitaplarını yazdı. Sosyalizm ve Savaş kitabında da belirttiği gibi Marksistler her savaşa peşinen, otomatik olarak karşı çıkmazlar. Haklı savaş ile haksız savaşı, ilerici savaş ile gerici savaşı aynı kefeye koymazlar. Sınıflar ortadan kaldırılmadan savaşların ortadan kaldırılamayacağı bilinciyle savaşları haklı ve haksız savaşlar olarak ayırır ve haklı savaşlardan yana olurlar.
Bugün de olağanüstü halin olağanlaştırıldığı, istisnanın kural hale geldiği bir dönemdeyiz. Bu, Lenin’in yaklaşık 100 yıl önce “daima ucu bucağı olmayan bir dehşettir,” dediği kapitalizmdir; kapitalizmin giderek büyüyüp çeşitlenen kötülük potansiyelidir. Bunun salt ülkemize ait bir durum olduğunu sanmak, emperyalizmin ve küreselleşen kapitalizmin her yere ve her şeye izdüşümünü görmemek büyük bir yanılgı olur.
Tüm bu veriler gösteriyor ki mevcut savaşların katliam ve yıkımların sorumlusu sermayedir, tekellerdir. Bu doğru değerlendirilmediği sürece yanlış hedeflere yönelir, yanlış ittifaklara gireriz.
Marx’ın, “Bir kapitalist her zaman birçok kişiyi öldürür,” saptamasından hareketle diyebiliriz ki kapitalistler katildir; insanlığın ve doğanın katledilmesinde doğrudan sorumlulukları vardır. Marx’ın deyimiyle “Kapitalist olarak o sadece sermayenin kişileşmiş hâlidir. Onun ruhu sermayenin ruhudur. (…) Sermaye ölü emektir, vampir gibi sadece canlı emeği emerek yaşar ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşar,” (Kapital C:1)
Sermayenin Gazze’de, Suriye’de yaptıkları veya Soma, Roboski gibi vahşet tabloları karşısında şaşıranlar, bu sınıfsal niteliklerini kavramayanlardır; sermaye ile savaşlar/katliamlar arasında bağ kuramayanlardır.
Hegemonya ve paylaşım savaşı
SORU: Bugünkü küresel savaşın niteliği ve kapsamı nedir?
YANIT: Bugünkü savaşın niteliği ve kapsamı konusu, belirli bağlamlar içinde 11 Eylül 2001’e de Suriye işgalinin başladığı 2011’e de gitmeyi gerektirebilir ancak Marksistler için en önemli kıstas 2. Emperyalist Savaş sonrasında oluşan dengelerin/düzenin değişmesi, tekelleşmenin aldığı boyut, hegemonya mücadelesi vb.dir. Özetle süreç, hegemonya ve paylaşım savaşı üzerinden okunabildiğinde nitelik de kapsam da değişir. Bu niteliği göremeyenler örneğin bugünkü süreci, Ortadoğu’da 7 Ekim 2023’te başlayan bir Filistin-İsrail çatışması sınırlılığında değerlendirebilmekte veya sorunu salt bir “eksen” (Direniş ekseni ile ABD/NATO ekseni gibi) meselesine indirgemektedir.
Gazze’den İsrail’e yönelik geliştirilen 7 Ekim 2023 direnişi, solda önemli bir tartışmanın ve ayrışmanın konusu oldu. Biz, sürecin başından itibaren bu konuya yeterince yer verdiğimiz için burada ayrıntılı biçimde değinmeyeceğiz.
Bilinir ki resim/perspektif ne denli daralırsa kapsadığı olayların görüntüsü o denli büyür, ikincil/türev olan temelmiş gibi değerlendirme konusu yapılır. Ve parça, bütünden koparıldığında kendisi bir bütün haline gelir. Bunu, emperyalizmin bölge gücü olarak İsrail’in politikaları için de Suriye, Ukrayna, Gazze, Lübnan vb. için de söyleyebiliriz. Eğer İsrail’i tek başına söz ve karar sahibi bağımsız bir güç olarak görürsek yapacağımız değerlendirme ile emperyalizmin Ortadoğu’daki savaş makinesi olarak gördüğümüzde yapacağımız değerlendirme farklı olur. Tabii İsrail’in bağımsız bir özne olarak görülmesi durumunda neden 7 Ekim’den sonra emperyalizmin savaş gemilerinin Akdeniz’e hücum ettiğini İsrail’e yapılan her saldırıyı kendilerine yapılmış saydıklarını ve uluslararası hukukta suç sayılan her fiilinin arkasında durduklarını açıklamak zor olur.
Gerçekte, Gazze’de savaşın seyrinden ateşkes süreçlerine, benzer şekilde Hizbullah’la savaştan ateşkese ve hemen sonrasında Suriye’deki HTŞ operasyonuna ABD’nin karar vermiş olmasına kadar gelişmeler zinciri, meselenin küresel boyutuna dair yeterli veri sunuyor. 27 Kasım’da Lübnan’la ilan edilen ateşkes sonrasında Netanyahu’nun açıklaması, İsrail’in saldırılarını 7 Ekim’le gerekçeleyenlere de cevap niteliğindedir. Netanyahu “Yedi cephede savaştıklarını, büyük resme baktıklarını ve bölgenin çehresini değiştireceklerini” söyledi. Ve İsrail’in İran tehdidine odaklanacağını belirterek, “Daha büyük ve geniş resme bakıyoruz. İsrail’e zafer getirmekte kararlıyız.” diye konuştu.
Gerçekte dünyanın salt bu karesinden baktığımızda bile gördüklerimiz her şeyi anlamaya ve anlatmaya yeterli. Yeter ki kendi yanılgımızı kendimiz üretmeyelim. Yeter ki Marksizme, sınıfsal bakışa en ihtiyaç duyulan tarihsel kesitte anahtarımızı/pusulamızı yitirmeyelim.
Sermayenin gemi azıya aldığı dönem
SORU: Trump’ın tehdit ve mesajları neyi anlatıyor? DSÖ, İklim Anlaşması, BM İnsan Hakları Konseyi, BM’nin Yakın Doğu’daki Filistinli mültecilere yardım kuruluşu UNRWA vb. ABD’ye fazla gelmeye başladı. Bu nedir; nasıl okunmalıdır?
YANIT: Öncelikle belirtelim ki düşülebilecek en büyük yanılgı, Trump’ın ABD politikalarının üstünde veya dışında olduğu varsayımıyla hareket etmektir. Bu, sadece Trump için değil bütün devlet başkanları, başbakanlar vb. için geçerlidir. Tolstoy, Savaş ve Barış’ta “Çar, tarihin kölesidir” derken de öz itibariyle kast ettiği budur. İktidarlar sermaye iktidarıdır, politikaları da sermayenin ihtiyaçlarını rasyonalize eden kurallardır.
Eğer başkan “delice” kararlar alıyorsa bu sermayenin ihtiyaç duyduğu bir deliliktir. Eğer başkan katilse bu sermayenin katilliğidir. Bunu “başkan=sermaye”den çok bir işleyiş olarak görmek anlaşılırlığı artıracaktır. Geçmişte şu veya bu oranda devletin görece özerkliği vardı. Sermaye-devlet ilişkisinde yine belirleyen sermaye idi ama görece de olsa bir esneklik vardı. Bugün bu esnekliğin büyük oranda kalktığını söyleyebiliriz.
Trump, ABD sermayesinin dönemsel ihtiyaçlarına uygun bir kadrodur ve bu ihtiyaca göre davranıp konuşmaktadır. Ettiği her lafın, her tehdidin dönemsel politikalarda bir karşılığı vardır.
Savaşın niteliği anlaşılmadan bu konuları tartışmak eksik kalır. 1945 sonrası düzenin kurallarını koyan da kurumlaşmayı sağlayan da ABD’dir; bugün o kuralları ve kurumları tanımayan da ABD’dir. Daha önce de her türlü kuralsızlık devredeydi ama gizli olarak yapılıyordu. Darbeler, uyuşturucu ticareti, suikastlar, sabotajlar vb. gizli olarak yapılıyordu. Bunu açık yapan İsrail’di. Şimdi bir İsrailleşme ve İsrailleri çoğaltma söz konusu.
Trump, Netanyahu gibi konuşuyor. Erdoğan Trump gibi konuşuyor. Trump Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama kararı çıkardığı Netanyahu’yu, Erdoğan başına ödül konulmuş olan Colani’yi ağırlıyor. Trump UCM’yi tanımadığını söyleyip yaptırım kararı alıyor. Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ni tanımadığını söyleyip yapısına müdahale ediyor, hatta kapatılmasından bile söz ediyor.
Trump da Netanyahu da Erdoğan da toprakların genişlemesinden, yeni haritalardan vb. bahsediyor. Trump, Gazze’yi Riviera yapmaktan bahsediyor, Erdoğan Sur’u Toledo gibi bir kent yapmaktan söz etmişti.
Trump tehdit ediyor; işgal etmekten, el koymaktan bahsediyor. Bu, açık emperyalizmdir. Dün, işgal dahil gizli yapılan pek çok şey bugün açıktan yapılıyor. ABD, ya bizzat kendisi ya da “İsrailleri/taşeronları” eliyle hemen tüm kıtalara müdahale etmektedir. Afrika’da Ruanda İsrail rolünü oynarken Azerbaycan Kafkasların İsrail’i olarak işlev görüyor.
“Para konuşunca, doğruluk susar.” diye bir Rus atasözü var. Şimdi para konuşuyor; sermaye, sermayenin tam ve kesin hakimiyeti konuşuyor. Sermayeyi, sermayenin ne olduğunu anlamadan ne emperyalizmi ne de faşizmi anlayamaz, dünyada ve ülkelerde olup biteni açıklayamayız.
Marksizmde bu en açık biçimde anlatılmış durumda; özelde savaşın genelde tüm kötülüklerin kaynağında sermaye vardır. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı da devamında faşizmin yaygınlaşmasını da 20 yıl sonra 2. emperyalist paylaşımın yaşanmasını da 1945 sonrasında dünyadaki değişimi de ve bugün gelinen aşamayı da sermayeden bağımsız düşünemeyiz.
Dünyada iki olgu kesişmiş ve birbirini potansiyalize eder durumdadır; birincisi neoliberalizmdir, ikincisi paylaşım savaşıdır. Neoliberalizm zaten sermayenin tam ve kesin hakimiyeti demektir. Paylaşım savaşları, sermayenin gemi azıya aldığı dönemdir; adı üzerinde paylaşım savaşı, hiçbir kural vb. ile sınırlanmak istemez.
Savaş tüm kıtalara yayılmış durumda
SORU: Trump’ın gündeme getirdiği Panama Körfezi, Grönland, Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) gibi konuların bir karşılığı var mı yoksa yapay gündem midir?
YANIT: Bunların hepsi önemli başlıklardır. Savaş tüm kıtalarda, çeşitli araç ve yöntemlerle devam ediyor. ABD’nin Grönland hesabı yeni değildir; Truman, 1946’da, zengin uranyum, altın, petrol ve gaz rezervlerine sahip Grönland’ı satın almak için Danimarka’ya 100 milyon dolarlık altın teklif etmişti.
Yaklaşık 57 bin kişinin yaşadığı Grönland, Kuzey Kutbu boyunca açılan yeni nakliye rotalarının giriş noktasında yer alıyor. Aynı zamanda da mineral ve petrol yatakları bakımından zengin. Ancak ABD, adayı doğal kaynaklardan çok stratejik önemi nedeniyle istiyor.
Çeşitli biçimlerde devam eden küresel savaşın bir boyutunu da alternatif koridorlar, ticaret yolları oluşturuyor. Çin’in Tek Kuşak Tek Yol Projesi gibi çeşitli seçenekler söz konusu. İşte bu bağlamda buzulların erimesiyle önem kazanan Arktik bölgenin buna bağlı olarak ısındığı görülüyor. Rusya’nın inisiyatifinde kullanılan bu nakliye rotasına ABD müdahale etmek istiyor. Bunun için de en uygun yer Grönland adasıdır. ABD’nin adada üssü var. Ancak bu kez çok daha kapsamlı bir müdahale alanı oluşturmak istediği görülüyor. Savaşın Ortadoğu’dan veya 7 Ekim bağlamlı çatışmalardan ibaret olduğunu zannedenler için önemli bir örnektir kuzey kutup alanındaki gerilim.
Panama kanalı da yapay bir konu değil. Kanal üzerinde Çin’in artan etkisinden rahatsız olan ABD, bu durumu değiştirmek için baskı yapıyor. Nitekim Dış İşleri Bakanı’nın ilk ziyareti Panama’ya oldu ve devamında Panama Tek Kuşak Tek Yol Projesi’nden çekildiğini açıkladı.
Bir diğer başlık olan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı USAID, ABD için çok önemli ve çok işlevsel. Pek çok konuda olduğu gibi USAID konusunda da bir yönlendirme söz konusu. Sanki ortada bir usulsüzlük vardı da kapatıldı gibi gösterilirken gerçekte ihtiyaca göre bir güncellemeye gidiliyor. Renkli devrimlerden darbelere kadar pek çok meselede rol alan, 1961’den beri CIA’ya paravan oluşturan USAID’nin faaliyetine elbette son verilmiyor ama çeşitli alanlarda olduğu gibi bu alanda da ABD’nin ihtiyaçları değişiyor. “LGBTİ faaliyetlerine” destek gibi özel yardımların kapatılmaya gerekçe gösterilmesi de bir yönlendirme tabii. Vaktinde “transseksüel opera” “transseksüel çizgi roman” “LGBTİ aktivizmi” için de Afganistan’daki haşhaş ekimi ve eroin üretimi için de destek olduğu biliniyor.
ABD Başkanı Donald Trump tarafından Hükümet Verimliliği Departmanı (DOGE) başkanlığına atanan Musk’ın bu konuda müdahalesi de verimlilik ve tutumluluktan öte bir güncelleme ihtiyacıdır.
USAID, başta Afrika, Asya, Latin Amerika, Orta Doğu ve Doğu Avrupa’da olmak üzere 100’den fazla ülkede misyonlara sahip. Vaktinde darbeler yapan, sosyalizmin çözülüşü sonrasında eski sosyalist ülkelerde “Piyasa odaklı demokrasilerin kurulmasına” yardımcı olan kuruluşun bugün kapatılmış olması sitesinde de yazıldığı gibi geçicidir.
USAID Türkiye’de de CIA ile birlikte faaliyet gösterdi. TSK’nın ABD’ye bağlılığını güçlendirecek yardımları dizayn etti. Gladyo’nun Türkiye’deki şubesi olduğu iddia edilen kontrgerilla ile operasyonlar yürüttü. 1970’li yıllarda CIA ve USAID iç savaşın örgütlenmesinde de roller üstlendi. Halka yönelik saldırılar kontrgerilla ve MHP’nin gençlik kolu olan Ülkü Ocakları gibi CIA ile ilişkili olduğu iddia edilen iki örgüt tarafından yapılmaktaydı. CIA’nın bu amaçla MİT içinde bir kadro oluşturduğu MİT Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Savaşman tarafından açıklanmıştı. 35 ile yayılan komando kamplarında, 10 yılda 100 binden fazla ülkücü komandonun eğitildiği tahmin edilmektedir.
Görüldüğü gibi söz konusu ajansın işlevleri bir döneme ait ve bugün ihtiyaca bağlı olarak güncellenmesi düşünülüyor.
ABD’nin kural tanımazlığına, açık emperyalizmine bir diğer örnek de göçmenlerin Guantanamo’ya sürülmesi meselesidir. Aynı zamanda bir işkence merkezi olarak da kullanılan ve daha önceki süreçte orada olup bitenlerin gizlenmesine özen gösterilen Guantanamo’da bu kez göçmen toplama merkezi oluşturmaktan söz ediliyor. Ve bu zorbalık açıktan ilan ediliyor.
Benzer bir şeyi Gazze için de söyleyebiliriz. Trump, sanki bir mülkten söz eder gibi Gazze’yi devralmaktan bahsediyor ve uluslararası hukuka göre savaş suçu sayılan bir etnik temizlik çağrısı yapıyor; bir çeşit yeni NAKBA yaşatma olasılığını açıkça savunuyor.
İran’a petrol ihracatı yasağı, Çin’e gümrük uygulaması, faşist parti AfD’nin desteklenmesi veya Elon Musk’ın darbeyi açıkça savunması gibi örneklerle çoğaltabileceğimiz bu toplu görünüm, açık emperyalizmdir. Suriye’nin son tablosunda olduğu gibi her ülkede ve hemen her meselede bu olağanüstülüğün izdüşümü beklenmelidir.
Soyut, her koşula uygun barış olmaz
SORU: Savaş için geliştirdiğiniz tanımların benzer bağlamlarda barış için de geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?
YANIT: Evet barış konusu savaşla doğrudan ilintili ve hatta kafaların daha çok karışabildiği bir alan. Marksizmin bu konuda da sigorta niteliği taşıyan isabetli tanımları var.
Özellikle Kürt sorunuyla ilişkili olarak yaygınlıkla kullanıldığına tanık olduğumuz barış kavramı konusunda ciddi bir bilinç bulanıklığı, kavrama kendinden menkul bir olumluluk atfedilmesi gibi yanılgılı duruş ve yaklaşımlar ne yazık ki çok yaygın. Bu konuya isabetli bakış, 1 Ekim’den gündeme giren sürecin doğru okunması açısından da büyük önem taşıyor.
Yukarıda da değinmeye çalıştığımız gibi emperyalizm savaş demektir. Emperyalizm çağında savaşsız barış olmaz. Savaşın sebeplerine karşı savaşılarak barış olur. Bu türden momentler savaşa karşı savaşı gerektirir. Örneğin Ekim devrimi, savaşa karşı savaşla elde edilmiş bir barıştır.
Marx’ın, “Özgürlükler ile birlikte el ele yürümediği sürece barış bir cinayet demektir,” saptaması, aynı zamanda barışın, karşılığı olmayan soyut bir beklentiye dönüştürülmemesi gerektiği bağlamında da bir uyarıdır.
Barış, iki savaş arasında yaşanan ateşkeslerle karıştırılmaması gereken, emperyalizm koşullarında mümkün olmayan, ancak bir ütopya olarak değerlendirilebilecek bir olgudur.
Lenin, savaşların ülke içindeki sınıf mücadelesiyle kaçınılmaz bir bağa sahip olduğunu söyler; sınıflar kaldırılıp sosyalizm kurulmadığı müddetçe savaşın yok edilemeyeceğine ve ezilen sınıfın ezen sınıfa karşı yürüttükleri savaşları meşru, ilerici ve zorunlu görmek gerektiğine dikkat çeker. “Biz Marksistler her savaşı tarihsel olarak ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünmemiz bakımındansa hem pasifistlerden hem de anarşistlerden ayrılıyoruz.” der. Ve soyut barış propagandasını, işçi sınıfını aldatma yollarından biri olarak değerlendirir.
Bu aynı zamanda Romalıların, “Barış istiyorsan savaşa hazır ol,” yaklaşımının dönemsel ifadesidir.
Özetle, “barış da siyasetin farklı araçlarla sürdürülmesidir/devamıdır” biçiminde bir tanım yapmak yanlış olmaz. “İyi savaş kötü barış yoktur” toptancılığı yerine, “hangi barış, kim için barış” gibi sorular eşliğinde, teslimiyetin değil savaşın nedenlerini ortadan kaldıran kazanımların taşlarını döşeyen yaklaşıma sahip olmak gerekiyor.
Madem ki barış da onu önceleyen siyasetin devamıdır. O halde bugün Bahçeli’nin adıyla/adımıyla örtüşen sürecin hangi siyasetin ürünü/devamı olduğuna bakmak ve ona göre duruş geliştirmek gerekiyor. Örneğin bugün mevcut yasaların sınırlarını da zorlayarak hemen her gün gözaltı ve tutuklamalarla, kayyumlarla muhalif zemindeki hemen herkes hedef haline getirilirken, bu saldırıların “ne yaparsanız yapın barış gelecek” duruşu ve söylemiyle karşılamak, sınıflar mücadelesine de barış meselesine de bakışta bir soruna işarettir.
Savaş, bu türden koşulsuz ısrar ve söylemlerle önlenemez mi diye soranlara, Brecht yıllar öncesinden yanıt veriyor: “İndirin yumruğunuzu suratlarına, böylece mümkün olacak savaşı önlemek.”
Özetle bugün “siyasal özgürlükler yoksa, temel hak ve özgürlükler yoksa barış da yok” diyen ve bunun gereğini yerine getiren bir duruşa bir mücadele çizgisine ihtiyaç vardır.
SORU: TÜSİAD-Erdoğan tartışmalarında dışavuran gerilim bir süredir gündemi belirleyen olgulardan biri olarak öne çıkmış durumda. Bu konuda basına yansıyan yorumlar kafaların bir hayli karıştığını, sınıfsal bakıştan uzaklaşma oranında TÜSİAD’a sınıfsal kimliğinden öte anlamlar yüklenebildiğini gösteriyor. Bu mesele nasıl değerlendirilmelidir? TÜSİAD’ın bu itirazının/çıkışının ülkenin demokratikleşmesinde olumlu bir rolü olur mu?
YANIT: Öncelikle TÜSİAD’ın nasıl bir yapı olduğu, kimlerden oluştuğu ve bugüne kadarki işlevi bilinmelidir. 1971’de 12 Mart sonrasında kurulan TÜSİAD, tarihi boyunca büyük sermayenin çıkarları temelinde hareket etmiş, sermaye-iktidar ilişkisinin nereden ve nasıl kurulması gerektiğine dair önemli ipuçları vermiştir. Daha da önemlisi Türkiye’de emperyalizm ve işbirlikçi sermayenin (tekellerin) hakimiyeti ile faşizmin kurumsallaşmasının nasıl paralel gittiği kavranabildiği oranda; bu bağın darbelere ve programlarına kadar uzandığı görülebilir. Örneğin Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un 12 Eylül’de darbenin lideri Kenan Evren’e gönderdiği mektup, darbenin neyi amaçladığını ve kimlerin çıkarlarına olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
12 Eylül’e giden süreçte ise 15 mayıs 1979’da TÜSİAD’ın gazetelere ilan vererek başlattığı kampanya Bülent Ecevit başbakanlığındaki hükümetin düşmesinde önemli rol oynamıştır. Hemen sonrasında kurulan Süleyman Demirel başkanlığındaki azınlık hükûmetine de TÜSİAD destek vererek, 24 Ocak Kararları’nın alınmasında kilit rol üstlendi. 1995 Genel Seçimleri’nde Refah Partisi’nin en yüksek oyu alması üzerine TÜSİAD, yine bir gazete ilanıyla sürece müdahale etti ve Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi koalisyonunun oluşmasını destekledi.
2000’li yılların başında emperyalizmin özel yetkili partisi olarak işbaşına getirilen AKP’nin tüm dönemlerinde TÜSİAD, sürecin kazananlarından olmuştur; örneğin Türkiye sanayisinin en büyük kuruluşu olan TÜPRAŞ, 2006’da özelleştirilerek Koç Holding’e devredildi.
2013’te Koç Grubu ihracat şampiyonu ödülünü Erdoğan’ın elinden aldı. 2017’de Erdoğan, “Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum, iş dünyanızda herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi böyle bir şey var mı? Tam aksine. Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifadeyle anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız.” sözleriyle OHAL’in de nasıl sermayeye yaradığını itiraf etti.
Bu türden pek çok örnek vermek mümkün. Sermayenin ihtiyaçları paralelinde sıkça yapılan düzenlemelere rağmen, yer yer iktidarla tartışmalar, farklılaşmalar yaşansa da son tahlilde 22 yıllık iktidarın bir sermaye iktidarı olduğu, dünyada açık emperyalizmin ülkede ise açık faşizmin yaşandığı mevcut koşullarda sermayenin azami kozlarını kullandığı, iktidardan bu boyutta uygulamalar beklendiği düşünülürse, çıkarılan antidemokratik yasaların da en temel hak ve özgürlüklere saldırıların da bunun için gündeme geldiği görülür.
Bugünkü gerilim, ayrıntılara girilerek çeşitli parametreler üzerinden tartışılabilir. Ancak en temel olgunun, önceki yıllara oranla düşen kar oranları olduğunu söyleyebiliriz. Şimşek programına başından beri karşı çıkmayan TÜSİAD’ın bugünkü itirazı olsa olsa kamu harcamalarının daha da kısılması ve sermaye yararının/karlarının artırılması yönünde olur. Koç grubunun bilançosunda son dönemde gözlenen kar düşüşü ve TÜSİAD başkanı Turan’ın “Reel kesim bilançolarında bir miktar bozulma yaşadığımız bir süreçten de geçmekteyiz.” sözleri, görüntüde demokratikleşme vb. konuşuluyor gibi yansısa da bugünkü gerilimin asıl sebebidir.
Sermayenin varlık sebebi, sermayenin var olabilmek için büyüme zorunluluğu vb. nitelikler, ortada bir Şimşek programı olsa da mevcut kriz koşullarında yeterli olmayabileceğini anlatır. Her dönem olduğu gibi bugün de TÜSİAD müdahale ederken, meşruiyeti açısından kamuoyu oluşturmak için demokratikleşme söylemini öne çıkarıyor. Bunu, AB’nin demokratikleşme havariliğine veya ABD’nin insan hakları söylemine benzetebiliriz.
Dünya ve ülke sermayenin gemi azıya aldığı, hemen hiçbir sınır tanımayan bir saldırganlık dönemine girildiği bir süreçten geçiliyor. Sermaye-iktidar ilişkisi faşizmi ve ırkçı faşist partileri büyütüyor. Bunu Nazi deneyimi yaşamış Almanya’da AfD’nin aldığı destekten ve sağladığı büyümeden de Trump’ın arkasına dizilen CEO ve başkanların niteliğinden de okumak mümkün.
Kamu harcamalarının kısıldığı, ücretlerin baskılandığı, kemerlerle yetinilmeyip emekçilerin boğazının sıkıldığı, Şimşek programını yetersiz gören bir duruştan demokratikleşme bekleyenler, solun bugüne dek biriktirdiklerini ya unutmuştur ya da yorumlayamıyordur.
Söz konusu gerilimi, mevcut pastanın paylaşımına dair tartışma olarak da okuyabiliriz. Esasında 24 Ocak benzeri programların uygulandığını ortada emekçinin hayatını olumlu yönde değiştirecek bir tartışmanın olmadığını, teşviklerle vergi indirimleriyle yollarına devam edeceklerini göremezsek, umudu sermayeye yükler, yedeklenme durumuna düşeriz.
Mevcut tartışmalar içinde öyle büyük yanılgılar söz konusu ki “TÜSİAD’ın, dövize baskı yapılıyor ihracat çöküyor gibi bir itiraz üstünden çıkış yaptığı gibi sığ bir tez de tedavüle girdi Alakası yok! TÜSİAD, nihayet Erdoğan’ın gidici olduğunu fark etti Bu gidişe omuz istenince kıpırdadı. Erdoğan’ın paniği artacak.” değerlendirmesinde olduğu gibi TÜSİAD’a Erdoğan karşısında “kurtarıcılık” atfında bulunanlar da ne yazık ki oluyor.
Benzer şekilde “Cumhuriyet burjuvazisinin ilk kez bu açıklık ve kararlılıkla cumhuriyetin kurumlarına, değerlerine, demokrasiye ve hukukun üstünlüğü ilkesine sahip çıktığı bir tabloyla karşı karşıyayız” biçiminde değerlendirmeler yapılıyor. Neresinde bakılsa yanılgı içeren bir yaklaşım. Birincisi Cumhuriyet burjuvazisi tanımı, artık sistemde yeri/karşılığı olmayan bir olgu. Artık, emperyalist üretim ilişkilerinden yani bütünüyle emperyalizme göre şekillenmiş bir kapitalizmden söz ettiğimiz bir süreçte bu tanımın hiçbir gerçekliği yoktur.
Bu arada TÜSİAD, üyelerinin 4500’e yakın şirketi temsil ettiği, içinde AKP’ye de MHP’ye de yakın şirketlerin, yabancı yatırım şirketlerinin vb. olduğu heterojen bir yapıdır. Dış ticaretin %85’ini (enerji ithalatı hariç) gerçekleştiren, kurumlar vergisinin %80’ini ödeyen bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapı adına yapılan bir konuşmada iş cinayetlerinden söz edilmiş olması, onu emekçi dostu yapmayacağı gibi bugünün dünyasında ve Türkiye oligarşisinden söz edebileceğimiz bir iklimde böyle bir yapıya “cumhuriyetin kurumlarına, değerlerine, demokrasiye ve hukukun üstünlüğü ilkesine” kararlılıkla sahip çıkma rolü atfetmek, solda duran biri için gerçeklikten kopmanın boyutu açısından şaşırtıcıdır.
Erdoğan’ın gidici olup olmaması ayrı bir tartışma konusu ama göndermek de alternatif de bu denli kolay görülmemeli, TÜSİAD yöneticilerinin kovuşturmaya uğraması veya MÜSİAD-TÜSİAD çelişmesi ülke yararına sonuç doğuracakmış gibi abartılmamalı, sermaye eliyle ülkenin kötülüğün iktidarından kurtulacağı hayaline kapılma durumuna düşülmemelidir.
Kolektif akıl ve birleşik eylem
SORU: Bu süreçte devrimci demokratik güçler ne/nasıl yapmalı?
YANIT: Gerçekte Türkiye’deki hoyratlıklar, kayyumlar, yargı eliyle gerçekleştirilen saldırılar, yukarıda aktardığımız savaş halindeki sermayenin ölçüsü ve Türkiye’ye izdüşümüdür.
Bu konuda genel geçer şeyler söylemek yerine öncelikle bu savaş tablosu, ülkemiz için özel olarak değerlendirme konusu yapılmalıdır.
Devrimcilik, bir yanıyla da ezberin değil mevcudun dikkate alınmasıdır. Dönemin doğru tanımlanması birinci koşuldur. Açık emperyalizmden ve açık faşizmden söz ediyoruz. Bu açık ve giderek tırmandırılan saldırganlık belki teşhiri kolaylaştırıyor ama korku ve sinme halini büyütüyor.
Dönem, meşru militan kitle mücadelesini gerektiriyor. Bunun ön koşulu; “nasıl bir araç” sorusundan önce “hangi sorunlar etrafında, kimlerle?” sorusunu sormaktır.
Yaratıcı bir ortak akla sahip, günü okuyarak tavır geliştiren bir birleşik zemine ihtiyaç var.
Bugün düşülebilecek en büyük yanılgı, çözümü seçimde görmek ve mevcut muhalif potansiyeli, biriken öfkeyi seçim beklentisiyle ileri bir tarihe yönlendirmektir.
ABD seçimlerinde Elon Musk, Jeff Bezos ve Mark Zuckerberg dahil ülke milyarderlerinin yaklaşık 2 milyar dolar harcayarak Trump’ın seçimi kazanmasını sağladığı bilgisiyle beraber bugün ABD’nin dünya ölçeğinde dayattığı politikalar düşünüldüğünde, seçimlerin giderek anlamsız hale geldiğini görmek zor olmayacaktır.
Bu nedenle bugün hiç vakit kaybetmeden, sürecin niteliğini kavrayan, mevcut çelişmeleri ve muhalif potansiyeli, en geniş kapsayıcılık öngörüsüyle, doğru okuyan bir yerden uygun araç ve yöntemlerle harekete geçilmelidir.
Çağrımız/önerimiz budur; ancak ne yazık ki bu çağrının birincil muhatabı olarak gördüğümüz dost yapıların aynı hassasiyeti taşıdığına dair tereddütlerimizi artıran bir pratikle karşı karşıyayız. Bu yazı hazırlanırken “Türkiye solundan ortak açıklama” olarak basına düşen ve altında 8 yapının (DEM Parti, EHP, EMEP, Halkevleri, SMF, SOL Parti, TÖP ve TİP) imzasının olduğu ‘Birlikte mücadele’ çağrısını biz de basından okuduk. Bugüne dek doğrudan temaslarla, ısrarlı çağrılarla ulaştığımız çeşitli yapılardan dostlarımızın bu açıklama öncesinde bilgi verme ihtiyacı dahi duymaması, sürecin gereklerinin doğru okunamadığına dair kaygımızı büyütüyor. Yine de yanılgıların ve öznel hesapların değil isabetli duruşların sürecin önünü açacağına inanıyoruz.
Devrimci Hareket
21 Şubat 2025