Bir süredir çeşitli platformlarda, insanlığın ilerici kazanımlarının, değer ve ölçülerinin adeta geçersizleştiği bir başka iklime geçilmiş gibi; uğruna mücadele edilmiş, bedeller ödenmiş ve hatta toplumsal olarak deneyimlenmiş hemen tüm ölçü ve değerler, sınıf düşmanlarına karşı korunması gereken mesafeler geçersizleşmiş gibi bir dayatmayla; düzeni, tüm aparatları ve kadrolarıyla meşru kılma operasyonuyla karşı karşıyayız.
Buna itiraz etmek, buradaki yanılgıya ve tuzaklara dikkat çekmek, devrimciliğin zorunlu bir gereği, tarihsel bir sorumluluktur.
İşte bu sorumluluk gereği Suriye’deki SDG-HTŞ anlaşması üzerinden son gelişmeleri değerlendirdik.
HTŞ ile devletli ortaklık veya meşrulaştırma
SORU: Demokratik Birlik Partisi (PYD) Dış İlişkiler Sözcüsü Salih Müslim, Suriye’deki geçici hükümet ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan anlaşmaya ilişkin konuşarak “Biz resmen bu devletin bir ortağıyız” dedi. Anlaşmayı Erdoğan olumlu buldu, ABD ise memnuniyetle karşıladı. Bu ne anlama geliyor? Bunu nasıl değerlendirmeliyiz?
YANIT: Farkındaysanız 2024 Ekim ayından beri adeta tek gündemimiz bu; yeni süreç, Bahçeli’nin çıkışı ve İmralı’dan gelecek çağrı. Her şey aynı içerikte devam ediyor; adım adım uygulanıyor. Bu bir ABD planlamasıdır; İmralı da Erdoğan da buna göre konum almıştır.
Bizim bu konuda geliştirdiğimiz eleştiriler, görebildiğimiz kadarıyla Kürt hareketi zemininde rahatsızlığa sebep oluyor. Peki tersten düşünelim; dünya ölçeğinde sınıfsal duruşun/paradigmanın (Marksizm-Leninizmin) geliştirdiği her değer yok sayılır ve adeta tersi savunulurken yani genelde emperyalizmden, özelde ABD ve NATO’dan, İsrail’den, hatta CIA ve MOSSAD’dan olumluluk damıtılırken, onların katliamları yok sayılıp çeşitli gerekçelerle yan yana durulurken, Suriye’de emperyalist müdahale sonrasında dökülen kan onlara değil de Esad’a/Baas’a fatura edilirken, HTŞ gibi katiller sürüsü ile aynı devletin ortağı olunurken alkış mı tutsaydık? Veya görüntüde bile ABD’nin belirleyiciliğinin gizlenme ihtiyacının duyulmadığı, Mazlum Abdi’nin önce CENTCOM komutanı ile bir araya geldiği, sonra da bir Apache helikopteriyle Şam’a götürülüp Colani’yle poz vererek el sıkışarak imzaladığı anlaşmayı Kürtlerin demokratikleşmesi veya Suriye’nin kurtuluşu olarak mı görseydik?
“Biz resmen bu devletin bir ortağıyız” ifadesine gelince; bildiğimiz kadarıyla Öcalan’ın paradigmasında devlet altın tabakta sunulsa dahi reddedilmeliydi; çünkü devlet başlı başına bir kötülüktü. Buna rağmen Salih Müslim’in anlaşma metninin Öcalan’ın gönderdiği mektupla uyumlu olduğunu söylemesi, “Bundan sonra biz hem içerde hem dışarda, tüm yönleri ile bu devletin ortağıyız” demesi nasıl oluyor? Bu çelişmeyi bizim değil onların yanıtlaması gerekiyor. İçeride ve dışarıda ortak olmanın umut ediyoruz ki anlamını biliyorlardır. Emniyet müdürlüklerinden bakanlıklara kadar her kademeyi işgal etmiş olan cihatçı kadroların icraatlarına da ortak olunacak mıdır?
Açık söylüyoruz bu, yanlışlığı çoktan kanıtlanan bir paradigmada (yanlış bir yol ve yöntemde) ısrardır. Sonuçları ülke ve bölge halkları adına çok ağır olacaktır.
Söz konusu anlaşma, HTŞ’nin kötülük potansiyelini sınırlamıyor, aksine elini güçlendiriyor. Bu anlaşma aynı zamanda Suriye’de yeri olmaması gereken HTŞ gibi bir çetenin meşrulaştırılması anlamına geliyor. Düşünün ki Colani gibi bir katil seçimsiz, zorbalıkla ve emperyalizm eliyle Suriye’de tek yetkili hale getiriliyor ve buna SDG tarafından meşruiyet atfediliyor. Dünyanın dört bir yanından toplanmış aynı gücün, “Suriyeli olmayan savaşçılar Rojava’yı terk etsin” dayatması ise bir başka garabettir.
HTŞ ölçüleriyle liyakat
SORU: SDG ile HTŞ yönetiminin imzaladığı anlaşmanın birinci maddesi “Tüm Suriyelilerin, dini veya etnik kökenine bakılmaksızın liyakate dayalı temsiliyet ve siyasi katılım hakkının güvence altına alınması” diyor. Salih Müslim de bu anlaşmanın sadece Rojava için değil tüm Suriye için olduğunu söylüyor. Bunun Suriye’nin mevcut fiili tablosunda bir anlamı/karşılığı var mıdır?
YANIT: Bilinir ki temsiliyet de siyasi katılım da düzenin iktisadi yapısıyla, devlet-toplum ilişkisiyle doğrudan ilintilidir. Suriye’de sistem daha önce olduğu gibi bugün de kapitalisttir. Hatta HTŞ daha koltuğa tam yerleşmemişken Suriye burjuvazisi tarafından özelleştirme dahil çeşitli sınıfsal talepler geldi, bu konuda sözler alındı.
Şaka gibi ama liyakatten söz ediliyor. İdlib’te yargı adına kadınların infazını üstlenen cihatçı kadro bugün Adalet Bakanı. Colani, adeta tek söz sahibi. Bu kadrolarla liyakat temelli bir ortak yönetim mi düşünülüyor? Bu profesyonel katillerden “Ekolojik, demokratik, cinsiyet özgürlükçü” bir duruş mu bekleniyor?
İktidara gelir gelmez ilk işleri olarak gördükleri Alevi katliamından sonra Aleviler için de “liyakate dayalı temsiliyet ve siyasi katılım” bekleniyor mu? Hatta tüm Suriyeliler için denildiğine göre bu kapsama Suriye’nin sosyalistleri de giriyor mu? Bu arada Erdoğan’ın söz konusu anlaşma için “varılan mutabakatın eksiksiz uygulanması Suriye’nin güvenliğine ve huzuruna hizmet edecektir” dediğini de ekleyelim.
Özetle bu ölçüsüzlüğün ne çok şey kaybettireceğini ne yazık ki yaşayarak göreceğiz.
Emperyalizm ve HTŞ eliyle hak kazanımı
SORU: Anlaşmanın ikinci maddesi “Kürt toplumunun Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınması ve anayasal haklarının garanti altına alınması,” diyor. Bu mevcut rejimde mümkün müdür?
YANIT: Kürt halkının haklarının anayasal güvencesi demek, Türkiye’de de benzer tartışmalar sırasında söylediğimiz gibi bir çeşit “küçük çaplı demokratik devrim”dir. Bunun, HTŞ’den de ABD’den de beklenmesi duruşta yapısal bir soruna/eksikliğe işarettir. Dünyada tek bir örneği yoktur ve olmayacaktır. Pek çok coğrafyada yüzyıllar boyunca hakları için can bedeli mücadele etmiş olan halkların pratiği buna örnektir. Emperyalizmin bu içerikte hak bahşettiği görülmemiştir. Olsa olsa yeni sömürgecilik ilişkisi içinde biçimsel düzenlemeler eşliğinde bir bağımlılıktan söz edilebilir.
Kimler arasında hangi ateşkes?
SORU: Anlaşmanın üçüncü maddesi “Suriye topraklarının tamamında ateşkes sağlanması,” diyor. Bunun geçerliliği var mıdır?
YANIT: İfade çok muğlak. Kimler arasında hangi ateşkes? Suriye’nin önemli bir kısmını işgal etmiş olmak bir çeşit savaş ilanı değil midir? Mesela İsrail dahil bu işgalciler için ateşkes geçerli midir? Bu ifadeyi bir de ülkelerinin saldırıya uğramış, işgal edilmiş olduğunu, iktidarın zorbalıkla alındığını düşünen Suriyeliler açısından düşünelim. Onlar ateşkesin tarafı mıdır?
Görüldüğü gibi sınıfsal mücadele değil sınıfsal uzlaşma eksenli yaklaşım, bu türden paradokslara gebe.
HTŞ ile sivil, askeri ve iktisadi ortaklaşma
SORU: Anlaşmanın dördüncü maddesi “Kuzeydoğu Suriye’deki tüm sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları ve petrol ile gaz sahaları da dahil olmak üzere devlet yönetimi altında birleştirilmesi” diyor. Birincisi bu mümkün mü; ikincisi nasıl bir ortaklaşmaya, devlet yönetimine işarettir?
YANIT: Askeri kurumların, sınır kapılarının, ekonomik imkanların HTŞ’lilerle beraber aynı çıkarlar ve değerler eşliğinde korunacak veya paylaşılacak olma ihtimalinin içerdiği olası problemleri bilmek/görmek için, bırakalım ekonomi politiği, gündelik akıl bile yeter. Bu, geçici ortaklaşmalara, ittifaklara benzemez. Değerlerde ve duruşta, halkla ilişkilerde, özetle bir yığın temel meselede ortaklaşmayı gerektirir. Bugüne dek Marksizmin alternatifi olarak sunulan paradigmanın varacağı nokta bu muydu?
Gerçeklikten uzak hedefler
SORU: Anlaşmanın beşinci maddesi “Tüm yerinden edilmiş Suriyelilerin, devlet koruması altında kendi memleketlerine dönüşünün sağlanması,” diyor. Bu mümkün müdür?
YANIT: Bu konuya dair Salih Müslim verdiği bir yanıtta “Herkesin kendi yerine dönmesi sağlanacak. Bazılarının evlerine el konulmuş, dışardan gelenler yerleştirilmiş. Bu insanlar eski yerlerine dönecekler. Bir manada buraların Türkiye işgalinden kurtulması demektir.” diyor. Bu yanıt, içinde yaşadıkları ülkede var olan güçleri ne kadar yanlış değerlendirdiklerini gösteriyor. Mesela Suriye’nin yaklaşık yüzde 20’sini denetimi altına almış ve Şam’a 11 kilometre yaklaşmış olan İsrail’in de işgal ettiği yerlerden göç etmiş olanlar geri gelsin diye söz konusu topraklar İsrail’den kurtarılacak mıdır? Ayrıca HTŞ’nin Türkiye ile nasıl iç içe olduğu görülmüyor olamaz. Buna rağmen Türkiye’nin işgal ettiği yerlerden bu anlaşma ile gerçekten çekileceğine inanılıyor mu? Demek ki sınıfsal bakıştan uzaklaşmak, aklı gemliyor ve insanı böylesine gerçeklikten kopuk hale getirebiliyor.
Alevi halka saldırıya dolaylı destek
SORU: Anlaşmanın altıncı maddesi “Suriye’nin, Esad yönetiminin kalıntılarına ve ülkenin güvenliği ile birliğine yönelik tüm tehditlere karşı mücadelesinin desteklenmesi,” diyor. Ülkenin güvenliği ve birliğini HTŞ’nin sağlayacağına inanmak, taşları buna göre dizmek ne anlama geliyor?
YANIT: Bu ifade, “ülkenin güvenliği ve birliği Esad yönetimi tarafından tehdit ediliyordu. Şimdi ondan daha adil, daha demokratik bir güç geldi. Bu demokratik güçle kalıntılarını da yok edeceğiz” anlamına geliyor. Nitekim HTŞ de Alevi halka yönelik katliamlarını “Esad kalıntıları” ifadesiyle gerekçelendirmişti. Söz konusu anlaşmanın, HTŞ’nin gerçek kimliğini, niteliğini ortaya koyan vahşi katliamları yapmakta olduğu bir ana denk gelmesi sürecin ironisi olsa gerek.
Bu konuda söylenecek çok şey var ama yazının kapsamını zorlamamak açısından bir soru sormakla yetineceğiz. Bugün Suriye’de ülkesinin işgal edilmiş olması karşısında örgütlenen, kırsal alana çekilerek veya şehirde direniş başlatan halk kesimleri olursa; bunlar mevcut rejime tehdit oluşturan çeteler olarak görülüp onlara karşı HTŞ ile beraber savaşılacak mıdır?
HTŞ’de nefret söylemi yapısaldır
SORU: Anlaşmanın altıncı maddesi “Bölünme çağrılarına, nefret söylemine ve çatışma çıkarmaya yönelik girişimlerin reddedilmesi,” diyor. Nefret söylemine ve bu bağlamdaki ötekileştirici, ayrıştırıcı duruşa sahip bir örgütün, salt anlaşmaya konuldu diye nefret söylemine karşı çıkması mümkün müdür?
YANIT: Varlığı nefret söylemi, katliamlar ve hatta soykırım üzerine bina edilmiş bir çeteyle beraber bölünme ve nefret söylemi mi önlenecek? Bunun üzerinde durmak bile bize anlamlı gelmiyor. Hemen tüm maddelerde olduğu gibi bu maddede de aklımıza “Hayatla ölümü, özgürlük talebiyle zulüm ve baskıyı, insanca yaşama özlemi ile daha çok sömürme hırsını uzlaştırmak mümkün mü?” diye soran, 1977 çıkışlı pusula geliyor.
SORU: Bu türden eleştiri ve değerlendirmelerde, “size ne; istediklerini yapsınlar; bu Suriye’deki güçlerin kendi sorunudur” diyenler oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz; gerçekten karışmamak mı gerekiyor?
YANIT: Böyle bir yaklaşıma muhatap olmak, yanıt vermek zorunda kalmak gerçekten çok üzücü. Bir yığın örnek vererek anlatabiliriz ama kısaca söylersek; biz enternasyonalistiz, tüm dünya halklarının özgürlüğü bizim de nihai özgürlüğümüz olacak. Bildiğimiz kadarıyla Öcalan’ın paradigmasının da ufkunda tüm dünya halkları için model olma iddiası var.
Anımsanacak olursa Kobani katliamı yaşanırken bu yaklaşımın tam tersi içerikte çağrılar yapıldı. Nitekim oraya desteğe gitmekte olan sosyalist gençler Suruç’ta katledildi. Bu, sosyalizmin/devrimciliğin ruhunda ve ufkunda vardır. Nazım, Yunanistanlı Beloyonnis için “Karanfilli adam”ı yazıp sahiplenirken, 1959 Küba’sıyla coşarken; bugün de enternasyonal bilinçle hareket eden herkes Filistin’den Lübnan’a, Venezuela’dan Bolivya’ya her toplumsal meselede söz söyler ve rol alırken aynı tutarlılığın, değerlerine bağlılığın gereğini yerine getiriyor.
Bu bağlamda bizce yaptığımız eleştirel değerlendirmelerden çok, son süreç karşısında vekil seçiminde ve partide müttefik oldukları halde sanki bir şey değişmemiş gibi sesiz kalanlar üzerinde durulmalı; “bu gelişmeler, atılan adımlar sizi ilgilendirmiyor mu?” diye sorulmalıdır.
Devrimci Hareket
12 Mart 2025