“… Hayat, devrimci pratiğin içindeki işçi, köylü, öğrenci militanları bir araya getirdi. Böylece Leninizm’in temelleri üzerinde devrimci yoldaşlığın oluşturduğu, kelimenin geniş anlamıyla proleter-devrimci bir örgüt doğdu. Bu örgüt, Türkiye’deki karşı-devrimci cephenin bütün baskı, şiddet ve cebrini göğüsleyerek, kırsal alanlardan fabrikalara, üniversitelere kadar bütün kesimlerdeki devrimci mücadeleyi yürütme gayretleri içinde olanların örgütüdür.” (abç, Mahir Çayan)
Türkiye’nin Marksizmi
Devrim anlarında veya devrimsel nitelik çağrışımı yapan özgün momentlerde adeta sınıflar mücadelesi tarihinin tüm deneyimleri dirilir, hafızalardaki yerini alır; sokakların temel alan niteliği öne çıkar, kitleler de sokaklarda sözünü söyler.
19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması sonrasında yükselen sokak protestoları, benzer süreçlerde olduğu gibi hızla, AKP’nin 22 yıllık tüm uygulamalarına/saldırılarına karşı birleşik bir eylemliliğe dönüştü. Böyle anlarda nedenin de hedefin de taktik ve ittifakların da doğru tanımı, başarının olmazsa olmaz koşuludur. Bu da sürecin doğru okunmasını ve doğru bir önderliği gerektirir.
Mahir, “Rotası yanlış olan bir ordunun, rotayı çizen genel kurmayının tutarlı olmasına imkan var mı?” diye sorar. Bu nedenle, taktiksel olanla stratejik olan, konjonktürel olanla çizgisel olan karıştırılmamalıdır.
Bazı tarihsel anlar vardır, onlarca yıl alabilecek gelişmeler kısa bir ana sığar; öğreticilikten deneyime; örgütlülüğü, niteliği ve toplumsal bilinci büyütmeye kadar pek çok alanda değişim yaşanır; tabii ki bunun sonuçları da rotaya ve önderliğe bağlıdır.
Böylesi süreçlerde kitle hareketliliğinin düşmesi sonrasında “normale” dönülmüş gibi görünse de artık Gezi’de olduğu gibi yaşananların öncesi ve sonrası diye bir tanımlama vardır. İşte 30 Mart Kızıldere böyle bir tarihsel andır. Öncesi ve sonrası arasında önemli bir fark vardır. Bu farkın sadece kayıpla anılması, büyük bir yanılgı olur.
Gezi sürecinde yaşanan pratik, oluşan öğreticilik, sloganlardan bilince ve meclislere/forumlara kadar kazanılanlar, ortaya çıkan sonuçların kalıcılığı bugün de işlev görüyor. Kitleler “bu daha başlangıç” diyor; her yeri direniş alanı ilan ediyor; farklı parçalar bir bütün farklı güçler bir bileşke kuvvet oluşturuyor; yan yana gelme ve birleşik güç oluşturma konusundaki ezberlenmiş engeller aşılıyor; aşılmaz sanılan barikatlar aşılıyor.
Gezi’de nedenin yalnızca “ağaç” olmaması gibi bugün de neden yalnızca İmamoğlu’nun tutsaklığı değil. 30 Mart 1972 sonrasında yaşanan ve bugün hala varlığı, etkileri, somut sonuç ve kazanımları devam eden süreç, 30 Mart günü yaşanan katliam ve direnişten ibaret değil. Kızıldere THKP-C’dir; THKP-C Türkiye’nin Marksizmidir; dost-düşman ayrımından, taktik ve stratejiye, ülkenin sosyoekonomik yapısından emperyalizmle kurulan bağlara, tamamlanmamış demokratik devrimin neye göre daralıp genişleyeceğine ve Kürt sorunu dahil neleri nasıl kapsayacağına dair özgürleşme yolunda her şeyi içerir.
Yalnızca Saraçhane, yalnızca İmamoğlu değil
Emperyalizmin/sermayenin özel yetkili partisi AKP, 22 yıldır saldırmadığı, mağdur etmediği, hak ve imkan kaybına uğratmadığı, bir avuç egemen ve onlarla çıkar bağı içinde olan azınlık dışında hiç kimse kalmamıştır. Süreç, kurumsallaşarak kalıcı bir darbeye dönüşmüştür. Bu, açık faşizmdir. Bu tanımlar, tehdidin de direniş potansiyelinin de niteliğini görebilmek açısından önemlidir.
AKP, 19 Mart’a kazara veya hesapsızlık sonucu gelmiş değildir. Tersine bu, sınıfsal niteliğinin kaçınılmaz sonucudur; tek adam rejimi nasıl ki tek adamın keyfiyeti ile açıklanamazsa devamında döşenen taşlar, çelişmelerin keskinleşmesi ve faşizmin derinleşmesi de dünya ölçeğinde sermayenin saldırganlığının yeni sömürge Türkiye’ye izdüşümüdür.
Bu süreçte düşülebilecek temel önemdeki yanılgılardan biri Türkiye’de faşizmin olmadığı ancak totaliter bir rejime doğru bir sürüklenmenin yaşandığı değerlendirmesidir. Bunun az sayılmayacak sayıdaki çeşitli versiyonlarıyla karşı karşıyayız. Bu, konudan bağımsız, soyut bir tartışma değildir. THKP-C’nin tutarlı/bütünlüklü ideolojik politik hattı, sömürge tipi faşizmin sürekliliğinden bahseder. Burada bir “gelme,” bir “sürüklenme” değil bir kurumsallaşma söz konudur. Genelde Demokratik Halk Devrimi’nin özelde faşizme karşı mücadelenin niteliği, ittifaklar vb. üzerinde doğrudan etkide bulunur.
Stratejik hedef; kimlerle, nerede ve nereye kadar beraber yürüneceğinin de tayinidir. Örneğin, direnişin kitleselleştiği ve birleşik bir nitelik kazandığı süreçte DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Bahçeli’nin takdirini alan değerlendirmesinde kendilerinin CHP’nin eylemci kitlesi olmadıklarını, toplumsal barışı örgütlemeye çalıştıklarını söyledi. Aynı değerlendirmede, önceliklerinin farklı olduğunu vurgulayan Bakırhan, “Bizim partimizin böyle bir şeyi yok. Biz eleştiririz bu kararı ama bizim kendi, başka bir meselemiz var, bu meseleyi de aşan. Biz toplumsal barışı örgütlemeye çalışıyoruz” dedi ve aradaki duruş farkına dikkat çekti:
“Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. Biz barışı toplumsallaştırmaya çalışıyoruz. İmamoğlu ile mücadeleyi bizim üzerimizden yürütmesinler. Biz İmamoğlu’nu desteklemedik, kent uzlaşısı başka bir şeydir.”
Avrupa’da iki gün temaslarda bulunan Bakırhan, sosyal medya hesabından da şu ifadeyi paylaştı:
“Görüşmelerimizde Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın Türkiye, Ortadoğu ve Avrupa için büyük bir fırsat olduğunu vurguladık.”(abç)
Bu yazının kapsamını zorlamadan sormak gerekirse; “Türkiye” denilirken kimler kast edilmektedir; Türkiye halkları mı yoksa Türkiye egemenleri ve devleti mi? Aynı soruyu Avrupa ve Ortadoğu için soruyoruz. Ortadoğu’yu bekleyen ABD, İsrail, İngiltere eksenli katliam ve işgaller söz konusu iken ve Avrupa da bu planlamanın bir parçasıyken, kimler için büyük fırsat söz konusudur? Tabii ki bu sorular çoğaltılabilir ve içerik daha fazla açılabilir. Ama öncelikle ve kısaca belirtelim ki Gezi sürecinde yapılan açıklamadan ve mesafeli duruştan sonra bugün de bu duruşa hiç şaşırmadık.
Anımsayalım: O süreçte CNNTÜRK’e konuşan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz anlayışı vardı. Bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Gezi’ye mesafe koyduk” dedi.
Demirtaş, BDP’nin tutumunu şöyle özetledi:
“Gezi Parkı’nda ortaya konan demokratik talepler BDP’nin sahiplenebileceği, arkasında durabileceği demokratik taleplerdir. Bu yönüyle biz gezi direnişinin yanında olduk. Parlamentoda da bunu savunduk. Hatta bu talepler çözüm sürecinden de kopuk değildir. Biz de benzer şeyleri istiyoruz. Fakat şöylesine bir hareket içerisine de girildi. ‘Bu şekilde hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz? Ya da bu halk hareketini darbeye kanalize edebilir miyiz?’ Böyle bir arayış vardı. Bunu, biz hem sokaktaki gözlemlerimizle hem de arkadaşlarımızın tespitleriyle rahatlıkla ifade edebiliyoruz. Bu bir spekülasyon değil. Biz bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Bu yüzden de bir mesafe koyduk. Buradan bir darbe çıkarmak isteyenlerle birlikte olmayız biz.”
Demirtaş, Sırrı Süreyya’nın da ağaç için orada olduğunu ve dikkatli davrandığını söyledi. “Sırrı Bey de ağaç için ordaydı ama sonradan olay öyle bir boyuta vardı ki Sırrı bey bu konuda dikkatli davrandı. O da darbecilere hizmet etme girişiminde bulunmadı sadece duyarlılık için oradaydı”
Gerektiğinde THKP-C dahil her mirası sahiplenme iddialarının mı yoksa aktardığımız bu duruşun mu Kürt hareketini tanımladığının değerlendirilmesini okurlara bırakıyoruz. Bu arada belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki CHP’liler hariç eylemlerdeki hiç kimse “CHP’nin eylemci kitlesi” değildir. Bu bir kavrayış, duruş ve strateji sorunudur. Kürt sorununun demokratikleştirilmesi yolunda da bir engeldir. Hala emperyalizmle diyalog içinde Ortadoğu ve Avrupa için bir fırsattan bahsetmek, yanılgıdan öte bir durumdur; tercihe dayalı bir yol ayrımıdır.
Burada bir kez daha ve Türkiye Marksizmi çerçevesinde, Kürt Sorunu’nun emperyalist çağda “burjuva çözümünün” de mümkün olmadığını bunun artık “emperyalist çözüm” anlamına geldiğini ve sonucunun emperyalizmin çıkarları temelinde bir kurumsallaşma anlamına da gelen “yeni sömürgeleşme” olduğunu anımsatma ihtiyacı duyuyoruz.
53. yılında Kızıldere
Şehirde de kırsal alanlarda da öğrenci kitlesinden sanayi ve tarım emekçilerine kadar geniş halk kitlelerinin eylemliliğinde, itiraz ve örgütlülüğünde rol ve yer alan THKP-C, bir devrim ciddiyetidir; bir devrimcilik ciddiyetidir. 1974 sonrasında hızla yaşanan toparlanmada THKO ve TKP-ML ile beraber önemli bir rolü olmuştur. Burada, hem teorik hem pratik miras vardır; yaşananların (kayıp ve yanılgılar dahil) bir bütün halinde öğreticiliği vardır. Nitekim Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i adlı eserinde “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar.” der. Aynı eserde Marks toplumsal süreçlerin düz bir çizgi izlemeyeceği konusunda da bizi uyarır: “Proleter devrimleri, sürekli özeleştiri yapar, koşarken hep ara verir, halledilmiş görünene geri dönüp yeniden başlar. (…) Geri dönüşü imkansız kılan durum yaratılana ve bizzat koşullar ‘işte gül haydi danset’ diye seslenene dek.”
Bu gelenek ve içerikte 1848 devrimleri de 1871 Paris Komünü de Spartaküs de Bedreddin de Münzer de Deniz, Mahir ve İbrahim de Taksim Komünü de vardır. THKP-C tüm dünya devrimlerinden süzülmüş bir pusuladır; istikametinde şaşmaz bir özgürleşme vardır. Ve daha da önemlisi Kızıldere’deki THKO-THKP-C yoldaşlaşması vardır.
Bugün Devrimci Gençlik eğer bir yıldıza dönüşmüş ve sokağın en güçlü kolektifi/dinamiği olan üniversite gençliği için bir kutup yıldızı işlevi görüyorsa bunda 30 Mart’tan 1975’e oradan 1977’nin 1 Mayıs’ına uzanan fikri ve fiili devamlılığın, dünü kapsayarak aşmanın rolü vardır.
Sonuç yerine
Elbette zor bir süreçten geçiyoruz, elbette bugünden yarına büyük kazanımlar beklemiyoruz; ama kitlelerin hakları için milyonlar halinde sokağa çıkmasını da hafife alamayız. Burada rol yine YOL göstericilerin bütünlüklü mirasına göre alınmalıdır. Mesele kişiselleştirilip “İmamoğlu meselesi” olarak daraltılmadığında görülecektir ki sosyal medyadaki paylaşımları yüzünden gözlatına alınan da diploma meselesi karşısında kendi geleceğini risk altında gören öğrenci de ülkede hakkın, hukukun ve adaletin kalmadığını söyleyen de cumhuriyetten laikliğe kadar demokratik devrim kapsamına giren sorunlarda yaşanan gerileme ve gasplar karşısında öfkelenen de; iş konusunda da ekmek konusunda da özgürlük konusunda da kendini geleceksizlik içinde hissedip sokağa çıkan da bugün aynı saftadır. Bu saflaşma yanlış değil, konjonktürel nitelikleriyle doğru ve gereklidir; Mahir’in devrim tanımının Leninizm perspektifli kesintisizliğine giden basamaklar toplamı aynı zamanda bunu da anlatır.
Devrimci Hareket
30 Mart 2025